2.7.09

Geceye Övgü

Huzursuz ruhları korkulu düşlere çağıran, ışığın gürültüsünde kısılan sesleri çoğaltan gece, güneşin renklerinden daha parlak bir âleme çağırır, gölgesi aydınlık yollara kaygısızca değmemiş yürekleri.

Güneşin altında sert kabuklarıyla dolaşan ürkek ruhlar, geceleri açan efsanevi bir çiçek gibi renklenir.

Bilirim; çünkü korkularımdan ve tedirginliğimden daha fazlası olduğumu hissettiğim anlar hep geceye denk düştü ömrüm boyunca.

Çimenlerin arasında kalmış fıskiyeler gibi ancak geceleri çağladı arzularım ve uzadı cümleler.

Hayatın her sabah başını okşadığı şanslı çocuklarını örtülere bürüyen gece, karanlığın tedirgin evlatlarının elbiselerini sıyırır, kuytularına sızardı.

Daha önce kimsenin görmediği sisli ormanlarda dolaşır karanlığın eli, tutkulu hayallerden ördüğü bir sepete doldururdu isimsiz ağaçların meyvelerini.

Gece sıradan ve solgun ışıkların ardı sıra parlayan bir alevdi ve yeterince gezdirdiğinizde elinizi üzerinde, artık acıtmazdı.

O kara alevin üzerine sabırla eğilip korkularını eriten ruhlar her kaba sığar, her şekle bürünebilir, ışığın keskin hatlarını kırıp her şeyin ve herkesin üzerinden ve içinden akardı.

Gece, karşı durmaktı ruhu penceresiz duvarlar gibi çevreleyip gözleri kör eden aydınlığa.

Gece, özgürlüktü.

Tanrıların ve oğullarının sürüsüz çobanlar gibi hükümsüzleştiği bir diyardı gece, pas kokulu kuralları ufalanırdı insanların ve sonsuza genleşirdi zihin.

Korkulu yürekler kanatlanıp uçardı.

Atlas’ın sırtına serpiştirilmiş toprağın üzerinde yükselen ışıktan kuleleri kara bir surla çevirirdi gece, hükümdarların önünde alnı yere değen ruhlar ayaklanır, başını yıldızlara çevirirdi.

Gece, baş kaldırmaktı kendisinden başkasına yaşam hakkı tanımayan, farklı renklerle filizlenen fidanları ezen derebeylerine.

Gece, meşru bir isyandı.

Tüm yüklendiklerimi emanet bir kambur gibi sırtımdan indirirdi gece, günün altında bükülen dizlerimi okşar, yeni bir can üflerdi bitkin bedenlerin boş sunaklarına.

Tükenmez, bereketli bir kuyuya uzanan eski ama sağlam bir kovaydı karanlık, güneşin altında kavrulan fidanları tutkuyla besler, bükülen boyunlarını okşayarak kaldırırdı.

Gece, sessiz bir vaatti hevesle bekleşen örtülerin altına sızan.

Gece, uyanıştı.

Bir ucunu yıldızlara dayamış kara bir merdivendi gece, her basamakta bir zincir gerilip kırılır, kısa cümleler palazlanıp uzardı.

Karanlığın koynunda kalemi istekten titreterek sayfalara düşen her cümle kanatlarını açar, daha uzak ve daha parlak bir yıldıza uzatırdı merdivenin ucunu.

Gece, sayfaları iki kapak arasında ve defterleri ayaklarımın altında üst üste koyandı.

Gece, tırmanıştı en yükseğe.

Çıplak ruhumun üzerinde kurulan bir çatıydı gece, tanrının karanlığından süzülen o lanetli yağmuru, kesin ve keskin sözleri sarmalayan ışık huzmelerini emer, susuz bırakıp kuruturdu kızıl kaygı çiçeklerini.

Bilirim; çünkü korkularımdan ve kaygılarımdan fazlası olduğumu hissettiğim anlar hep geceye denk düştü ömrüm boyunca.

Çimenlerin arasında kalmış fıskiyeler gibi ancak geceleri çağladı arzularım ve uzadı cümleler.

Gece, canımı yakan aydınlığın altında hasretini çektiğimdir.

Gece, hep kısadır.

Ve sorumluluğunu tanrıya değil de kendime yüklediğim ender günahlarımdandır, vefalı bir dost gibi hep aynı yerde bekleyen geceyi ertelemek, korkmak ondan.

Bu günbatımında, pembe bulutların altında tek dileğim, bir kez olsun başımı okşayıp unutturmasıdır bir zamanlar sakındığımı karanlığından.

Gece, affet ve yine sar beni.

1 yorum:

Robin Yuya Lil dedi ki...

Geceyle ilgili düşünmeden edemiyoruz demek ki, bu da benim gece ile ilgili yazım:
http://zihindefteri.blogspot.com/2009/08/gece.html