21 Ocak 2012 Cumartesi

Ölüme Doymayan Hrant ve Katil Yeni-Devlet

İktidarını sürekli kılma tutkusu, geçmişten günümüze her muktedirin değişmez önceliği olmuştur. Ve her gaddar yönetici bunun en kolay yolunun yaşamını haksızlıkla mücadele etmeye, kraldaki çıplaklığı teşhir etmeye adayan insanları ya da bir şekilde topluca direnen kitleleri sindirmekten geçtiğini bilir. Bu olgu herhalde asırlardan bu yana bu memleket üzerinden gelip geçmiş tüm uygarlıkların özetini çıkarmak ve bugüne ışık tutmak için yeterlidir. Demokrasi kavramı, bu topraklar üzerinde kullanılmaya başladığından beri iktidarların eylemlerine meşruiyet kılıfı edilmenin ötesine geçememiş ve ne yazık ki yakın bir gelecekte de geçebilecek gibi görünmemektedir. Emperyalist paylaşım savaşlarıyla halkların arasına çizilen gayrımeşru sınırları dahilindeki her noktada varlığını hissettirmek isteyen otoriter devlet gözetiminde/emrinde, tıpkı Osmanlı'daki gibi, toplumsal gerçekliğin üzerinden silindir gibi geçilmeye, gerek toplu katliamlar, gerek nokta infazlar yapılmaya devam edegelmektedir.

Özünde faşizan bir kolektif zihniyetin ürünü olan tüm bu kıyımlar arasında, beş yıla yakındır devam eden dava süreciyle birlikte ele alındığında, en trajik olanlardan biri de Hrant Dink suikastıdır.

Muhakkak ki Hrant Dink olayı salt suikast ve geçen beş yılın ardından sonlanan dava süreciyle sınırlı bir alanda değerlendirildiğinde sosyal medya ve kamuoyunda “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı üzerinden dönen sığ politik argümanlar eşliğinde tartışılmanın ötesinde oldukça mühim bir meseledir. Bunun için Hrant Dink'in ve onun gibi bu ülkede demokrasi mücadelesi verirken yaşamını yitiren diğer aydınların asıl meseleleri üzerinde durmak gerektiği kanısındayım. Ama Hrant özelinde önce Cumhuriyet'in makbul kabul edilen Türk-sünni-laik insan modelinin AKP'yle evrilebileceği maksimum noktayı görmek adına bir örnekle başlayalım. Cumhuriyetin ulus devlet projesinin ürünü olan asimilasyon politikasına ve Türklük dışındaki kimlikleri inkar eden resmi ideolojiye başlarda karşı olduğunu iddia ederek bir kısım demokrat ve liberallerin desteğini alan AKP'nin kurucularından Abdullah Gül'ün, geçtiğimiz dönem Canan Arıtman isimli milletvekili tarafından ırkçı bir maksatla annesinin Ermeni olduğu iddiası ortaya atıldığında sanki hakarete maruz kalmışçasına (Ne yazık ki söz konusu milletvekili gibi onlara oy veren halkın büyük kısmının lügatındaki mevcut konumuyla 'Ermeni olmak' bir hakaret, Tayyip'in dediği gibi başına 'afedersiniz' sıfatı eklenmesi gereken küfür.) hem de kağıt üstünde yazdığı şekliyle 'demokratik laik bir hukuk devleti'nin cumhurbaşkanlığı makamında otururken derhal 'Hem Müslüman hem Türk' olduğuna dair ayrıntılı bir açıklama yapma, hatta manevi tazminat davası açma gereği duyması, ülkenin içinde bulunduğu durumun vahametini sergilemesi açısından açık bir önek olarak belleğimizdeki yerini koruyadursun, Abdullah Gül geçtiğimiz günlerde Sabah'ta Hrant Dink davasıyla ilgili yayınlanan demecindeki “(...)Türkiye hukukun karşısında herkesin eşit olduğu, yabancı şirketlere karşı da yabancı uyruklu insanlara da hep eşit davranmış bir ülke.” cümlesiyle daha önceki tavrının bir anlık gafletten kaynaklanmadığını gösterdi.(1) Devlet zihniyetinin takındığı bu lütufkâr tavır, AKP mamulü 'ileri demokrasi'den medet uman arsız liberal-muhafazakar ittifakıyla kör cehaletin ibretlik kesişim noktasını bir kez daha gözler önüne sermiş oldu. Bu, tam da yeni anayasa tartışmalarının sürdüğü bu ülkenin halihazırda makbul kabul edilen Türk-Müslüman kimliğinin dışında olduğu için Cumhurbaşkanı'nın 'yabancı uyruklu' olduğunu ima ettiği Hrant Dink özelinde tüm gayrimüslim TC vatandaşlarının, şu sıralar AKP elinde revize edilen 'yeni resmi ideoloji'nin efendileri tarafından da makbul ve eşit bulunmadığının açık delilidir. (Buna ek olarak, Cumhurbaşkanlığı için Abdullah Gül'den evvel adı geçen eski Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün “Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?”(2) cümleleri de hatırlanmalı.) Tıpkı ataları İstanbul'a Osmanlı'yla gelmiş herkesten daha fazla İstanbullu olan Lefter Küçükandonyadis'in ölümünün ardından 'Türkiye'yi hep çok sevdiğine' dair cümleler sarf edilmesi, özellikle bu söylem üzerine vurgu yapılması, bu düzen ve onun yasalarının, ideolojik aygıtlarının insanların beyin kıvrımlarını getirdiği son noktanın sefaletini ortaya koymaktadır. Bu demek oluyor ki Ermeni ya da Rum olduğunuzu belli eden isimleriniz varsa 'hoşgörümüze muhtaç yabancılar'sınız.

70'lerde TKP/ML deneyimi yaşamış, sosyalist gelenekten gelen Hrant Dink'in -ki o dönemde tutuklanması halinde kendisinden yola çıkılıp halkına yönelik toptan bir yaflama riskinden çekindiği için ismini Fırat diye değiştirmiştir- 90'lı yıllarda Ermeni ve Türk halkları arasında empatiye dayalı bir köprü inşa etme çabası işte bu söz konusu sosyal şartlara dayanır. Ve yarattığı candan dilin, tutturduğu ezberbozan frekansın önemini, iki kesimin milliyetçilerinin de onu sevmemesinden, tehdit etmesinden anlamak mümkündür. Ona sorsanız 1915'in soykırım olduğunu düşünüyordu ama bunu asla suçlayıcı ve düşmanca bir tavır takınarak dillendirmenin ve Ermeni diasporasının yaptığı gibi emperyalist batı devletlerinin meclislerindeki lanet yasalarla tescillenmesinin yanında olmadı; hatta Fransa'da gündeme gelen Ermeni soykırımını inkarı suç haline getiren yasa tasarısına karşı çıkarak gerekirse oraya gidip inadına “Soykırım yoktur!” diye bağıracağını dile getirecek kadar, acısının rant malzemesi edilmesine karşı duran, onu kendine saklayan ve tek başına taşımaya razı kocamana yüreğe sahip asi bir ifade özgürlüğü savunucusuydu. O bugün her ne kadar liberalmişçesine anılsa da, tüm zorluklara karşın ülkesini bırakıp yurt dışına gitmeye asla yanaşmayarak, her sosyalistin içinde taşıdığı 'ülke' olgusuna sahip çıktı: “...'Kaynayan cehennemler'i bırakıp, 'hazır cennetler'e kaçmak her şeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye'de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye'de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik.”(3) dedi ve 19 Ocak 2007'de bu 'nefret edilecek ülke'deki(4) acı kaderine razı oldu. Hrant Dink, Nedim Şener'in tabiriyle 'tek kişilik bir soykırım'ın kurbanı oldu, yaşamı elinden alındı. Ne ki, bu Hrant'ın ne ilk ne son öldürülüşüydü. Öldürülmesine kadar uzanan süreçte, bir yazısının içerisinden cımbızla çekilen ve asgari düzeyde Türkçe bilen herkesin anlayabileceği cümleler üzerinden ülkesindeki faşizan yasalarca yargılandı, yargılanma esnasında şovenist provakasyonlara maruz bırakıldı. Kendini defalarca kez açıklamasına rağmen (ki bu durumdayken dahi bizim yerimize yine o utandı) en sonunda 'Türklüğe hakaret'ten hüküm giydi. “Ben Türk'le yaşamayı şans sayan bir insanım”(5) diyen Hrant Dink belki de ilk olarak bu kararla öldürülmüştü.

Dava dava sürecinde de türlü kepazelikler yaşandı. Katiller emniyet güçlerince kollandı, kahraman ilan edildi, bayraklı fotoğrafları çekildi. Azmettiricilerin, planlayıcıların milliyetçi-muhafazakar parti liderleriyle aynı karede olduğu fotoğraflar ortaya çıktı. Suikast, süreç içerisinde, Ergenekon adıyla anılan halihazırda birbiriyle yan yana gelmesi olanaksız kişilerin aynı torbaya doldurularak üyesi olduğu iddia edilen ve dava seyri iyice rayından çıkan yapılanmaya yıkılmaya çalışıldı. Hrant Dink'i koruyamayan ve yaşam hakkına kast edilmesine engel olamayan devleti temsilen hükümet tarafından AİHM'e gönderilen savunma metninde Hrant Dink Nazi ideologlarıyla bir tutularak bir kez daha öldürüldü. Kamuoyu baskısıyla savunma geri çekildiyse bile vicdanlar asla tatmin olmadı.

Resmi kurumların elinde bu cinayetin bir yıldan uzun süredir planlandığına dair bilgiler olduğu herkesçe biliniyor olmasına rağmen, mahkeme beş yıllık dava neticesinde suikastın örgüt işi olduğuna dair delil olmadığına hükmetti. Bunu söyleyen mahkeme heyetinin bir sanık hakkında karar vermeyi unutması herhalde işine gösterdiği ciddiyeti ortaya koymaya yeterlidir.

Dava bittikten sonra savcının “Örgüt de var delil de.” demesiyle temyize gidilecek olmasına rağmen, bu karar cinayetin aydınlatılmasını isteyen kitlenin, katledilişinin 5. yılında daha da çoğalarak Hrant Dink için sokağa inmesine ve daha öfkeli haykırmasına engel olmadı. On binler 'Hrant için, adalet için' yürüdü. Ama yine atılan “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı sosyal medyada sığ tartışma malzemesi olmaktan kurtulamadı. Düzenin seri imalatını yaptığı lümpen kesimin kustuğu nefreti bir yana bırakırsak, Hrant Dink'in ve ailesinin haksızlığa uğradığını düşünse dahi bu sloganı kabullenmeyen bazı 'ılımlı' kesimler mevcut. Bunun dışında bazı sosyalist kesimler de solun ırk temelli değil, sınıf temelli söylemler üretmesi gerektiğini söyleyerek, kimlik temelli söylemlerin küçük burjuva siyasetinin alanına girdiği iddiasıyla bu söyleme karşı çıkıyor. Çok makul ve tutarlı bir şekilde, yalnızca Türkiyeli bir Ermeni olduğunu dillendirdiği için, yani etnik kimliğinden ötürü haksızlığa uğramış, öldürülmüş bir insanı savunmak adına 'Hepimiz Ermeniyiz'den daha sembolik nasıl bir slogan dillendirilebilirdi ki? Bunun dışında, cinayeti, neredeyse beş yıldır türlü operasyonlarla soruşturması ve davası süren ama sosyalistler tarafından yıllardır dile getirilen Kontrgerilla'dan bağımsız bir varlığı hala bir neticeye bağlanamamış olan Ergenekon'un işlettiğini iddia eden birtakım eski solcular mevcut. Kanıt yok ama diyelim ki bu doğru, peki AKP ve Cemaat'in kontrolünde Emniyet-İstihbarat işbirliğiyle delillerin karartılmaya çalışılmasına, önemli telefon kayıtlarının mahkemeye gönderilmesine direnenlere karşı herhangi bir yaptırım uygulanmamasına ne demeli? Fethullah'ın yeni devletine katil diyemeyecek kadar arsızlaşan, bir önceki genelkurmay başkanı dahi tutuklanmışken hala utanmadan sıkılmadan 'askeri vesayet' diye dolanıp sosyalistleri ulusalcılıkla/dabecilikle itham eden arsız liberalleri bir yana bırakın, Subcomandante Marcos'un, kendisi hakkında 'karalama' maksadıyla eşcinsel olduğu iddiasını atanların oyununa düşmeyerek verdiği efsanevi yanıtı da mı hiç duymadınız? (Herkes Abdullah Gül gibi farklı ırk ve cinsel yönelimleri küfür addederek çuvallamıyor elbette.)

Tıpkı Marcos gibi, San Francisco'da eşcinsel, İsrail'de Filistinli'ysek; Erivan'da Azeri, Agos'un önünde Ermeni olmaktan da gocunmayacağız. Bu tavrı 'entel' görünme çabasıyla açıklamaya kalkan, kafası ırk temelli çalışan süper zekalar daima var olacak elbette. Onlara aldırmadan 24 Ocak'ta Ankara'da da sessizce Uğur Mumcu olacağız. Toplumsal Bellek Platformu aracılığıyla aileleri bir araya gelen Musa Anter, Turan Dursun gibi bu toplumun ötekisi olmaya itilmiş herkes olacağız. Velhasıl üstünde yaşadığımız topraklarda verdiğimiz sınıf mücadelesinin yanı sıra, hangi kimliğin üzerinde baskı varsa ondan yana olacağız, olmalıyız.


Notlar:
  1. Özgür Mumcu'nun, Kemal Türkler davasının zaman aşımına uğratılarak düşürülmesinin ardından kaleme aldığı yazının başlığı. “Katillerine bunca sahip çıkan ülke, evet, nefret edilecek ülkedir.”

16 Eylül 2011 Cuma

Takım Elbisenin Gündelik Yaşama Etkilerini Yönlendirmek Üzerine Düşünceler

Haddinden fazla takım elbiseli insan var. Onlardan korkuyorum. Kâh resmi dairelerde kâh özel kuruluşlarda çevredeki herkese emirler savuruyorlar. Üzerlerinde yalnız don ve kravat olsa, diyorum, acaba o emirleri vermeye devam ederler miydi hâlâ? “Bilemem, ilgilenmem de.” Ben bugüne dek hiç takım elbise giymedim. Edinme ihtiyacı hissetmediğimden ya da o ciddiyet baskısını hissettirecek ortamlarda pek bulunmadığımdan sanırım. Henüz bir CV'm de yok. Hem ayrıca kravat nedir yahu? Gördüğüm en gereksiz şey. Okul dışında gömlek giymeye bile lise çağlarımda bulunmak durumunda kaldığım düğünlerde başlamıştım zaten. Sonra baktım o kadar da fena değil, ben bunu arada giyerim lan, dedim ve bu yazıya başlamadan evvel üzerime bir gömlek giydim. Altımda hâlâ donla oturuyor oluşum şu an konumuz değil. Onu sonra konuşuruz.

Takım elbiseli insanlardan söz ediyordum. Bunların -emir verenlerinin- bir kısmı, sözgelimi bize göre meçhul tarihlere dek bulundukları çatı altından başka yerlere gitmesine ket vurulmuş insanları ıslah etmeyi üzerine vazife bilen kişiler. Hâlihazırda belirli sınırların dışına çıkışı engelli insanların o durumları başlı başına kendiliğinden bir ıslah yöntemi olmasına ve koduğumun yasal çerçevesi de yalnızca bunu kapsamasına karşın, onlar ‘toplumun huzuru’ için birtakım psikolojik baskı yöntemleri geliştirip kaynağı belirsiz, belki de üzerine konuşulmasına bile gerek kalmaksızın salt kolektif bir bilinçaltına dayanan hastalıklı edimlerin emirlerini veriyorlar. Canımı esas sıkan bu değil. Elbette dışı parlak boyalarla kaplanıp içi çürümeye bırakılmış serbest piyasa demokrasilerinde bu gibi durumları olağan karşılamalıyız. Varlığının ehemmiyeti kendisinden emir alacak kelle sayısına endeksli varlıklar, doğaldır, pürüz çıkaran/pürüz çıkarmaya meyilli diğer varlıklar üzerinde tahakkümünü baskı ve şiddete başvurarak korumak isteyecektir. Herkes içine doğduğu ortamın sorgusuz sualsiz elemanı olacak, nefes aldığı müddetçe aklını fikrini bir kenara bırakıp onların emirlerine mutlak uyum gösterecektir (ki belki garip gelecek ama içlerinde bildiğin benekli don var bu kişilerin ve bu somut gerçeklik bile birilerine emir vermekten utanmaları için tek başına yeterli sebep oluşturmasına karşın, emir vermeye devam ediyorlar, akıl erdirmek mümkün değil). Söz konusu duruma elverişli varoluş kalıbını almaktan uzak kişilerin itildiği durumsa, bu durum hallolana dek burnu sürtmek, gerekirse yok olmaktır.

Elbette süreç hep böyle işlemez, ötesi de vardır. İçi kendisine tabi olguların varlığını artık kanıksaması yüzünden kokusunu duyamadığı pisliğe bulanmış bu işleyiş, kalıcı olabilmek adına, fertlerine varlığına rıza göstermeleri için gereksiz arzlar yaratıp kendini onların talebiyle besler. Söz konusu işleyişin dışını kaplayan parlak boya bundan öte bir şey değildir. Bugün insanların yaşamlarında üzerine pek konuşulmamasına karşın büyük yer kaplayan muhtelif siber alem ürünlerinin her şeyin daha iyiye gideceğine dair anlamsız ve sonu gelmez umutlar vererek insanı kendine -ve dolayısıyla sisteme- bağlaması, işleyişin bel kemiği denebilir olan küçük burjuva bireyler üzerinde sonu bir türlü gelmeyen ve kendileri fark etmediği müddetçe bu sürecin -belki de asla gelmeyecek- bitişini sürekli ertelemektedir. İnsanoğlunun büyük bölümü, sırtındaki yüke aldırmaksızın, çok yakında gözüken ama bir türlü ulaşılamayan, çünkü ucu sırtına binenlerin ellerine uzanan sopaya bağlanmış bir tutam samana ulaşmak için yorulmadan durmaksızın giden uyuz bir atı andırmaktadır. Öyle bitmez bir umut ki, sırtındakiler bu atı terbiye etmek için kırbacın adını anmaya bile artık gerek duymamaktadır. Birilerinin ‘demokrasi’ diye adlandırdığı budur.

Dönem dönem bu durumun belirtileri süzgeçten geçirilmiş hâliyle de olsa açığa çıktığında herkesin aklına anlık şüpheler düşse de, çözüm için mevcut legalitenin dışına çıkmaya pek kimse yanaşmaz. Zira mevcut işleyiş üyelerine daima içi boş umutlar vererek (sopa-saman-at-yük ilişkisi) onlarla arasındaki bağı güçlü tutar. Bu dengenin sağlamlığı insan türünün tek başınayken sahip olduğu düşünceleri bir araya geldikten sonra deforme olmaksızın koruyamamasına bağlanabilir. Tarihin başından beri, iyi niyetli insanların güzel fikirlerle bir araya gelerek yarattığı irili ufaklı harikaların ortak noktasına bakıldığında, hepsinin bir süre sonra yok edildiği veya ancak yozlaşıp deforme olmuş hâlde başlangıç hedeflerinden sapmış olarak varlığını sürdürebildiği görülecektir. Çünkü değişim daima bireyler özelinde başlar. Yerinde sayan bireylerin bir araya gelerek ortaya koyacağı herhangi bir yıkım ve yeniden-kuruluşun bugünden pek farklı bir geleceği olmadığı açıktır. Bu bağlamda, sözgelimi, karşıtı olduğunu iddia ettiği bürokratik-despotik dünyadan tek farkı reel sosyalizmin uygulanması olan yeni bir devletin mevcut işleyişe alternatif olarak hâlâ savunulmakta olması ilginçtir. Yirminci Yüzyıl’da uğradığı başarısızlığın bir kesimce salt iç ve dış mihraklara, öteki kesimce salt Stalinizm’e yıkılarak temizlenme çabası içine girilen Sovyetler’i bir de bu açıdan değerlendirmekte yarar var. Kim tarafından yazıldığını bilmediğim ama pek sevdiğim şu diyalog, meramımı özetleyebilir belki:

“Anne bak, kral çıplak!”
“Yavrum, mesele kralın çıplak olması değil; kralın olması.”

1 Mart 2011 Salı

Kamboçya’nın Gayrisafi Milli Hasılasını Artırmak Üzerine Bir Deneme

Cebimde bir jilet var. O evden çıkarken, yarım saat sonra bir sosyal deney yapacağımı planlayarak almadım yanıma onu elbette. Sakal tıraşı olmak ya da birini öldürmek için de değil pekala; öylesine bir tekini karanlık banyodaki çamaşır makinesinin üzerinde duran onlu paketin içinden kimsenin bilmesi gerekmeyen bir iş için çekip almış olmalıyım. Daha önce milyonlarca kez aşındırdığım cadde ve sokaklarda bu berbat havada ne işim olduğuna, beş yıllık arkadaşıma karşı birden bire beliren asılma güdüsüne, montun kapüşonunu kafama geçirip atkıyı suratıma dolasam, sağ çaprazda duran kuyumcu dükkanının vitrininine tüm hızımla daldığımda olayı ufak sıyrıklarla atlatıp atlatamayacağıma, beş yıldan önce bitmeyecek gibi duran metro inşaatı sürüyorken çevrede açılmak üzere olan fast food dükkanını tadilatı esnasında tahrip ederek açılış tarihini olabildiğince erteletip erteletemeyeceğime, ve tüm bunlar aklımı aynı zaman diliminde meşgul ederken, tenha bir sokağın ıssız bir köşesinde cebimden çıkardığım jiletle önce sol sonra sağ bileğimdeki damarları parçalayarak yaratacağım kan kaybıyla bilincimin yok oluş sürecine tanıklık ederken birilerinin tesadüfen bana rastlayıp yaşamaya devam etmem için ambulans çağırıp çağırmayacağına dair en ufak fikrim yok. Buna karşın zihnimde bugün kurtulmak ya da mümkünse ilgimi çekenleriyle takas etmek istediğim ve birçoklarının sahip olmak isteyeceği türden olduğuna sizi temin edebileceğim tonla bilgi kırıntısı var. Neden sustuğumu, onlara içimi açmadığımı soran insanlarla, veya nasıl yapılacağına dair somut bir yöntem göremediğim ve fakat mevcut toplumsal normların hakimiyetinde olagelmesi halinde bundan daha iyi bir durum vaat edemeyeceğini kestirebildiğim devrimle hiçbir sorunum yok. Şimdilik. Yine de kendini uyuşturmaya yarayan rutinlerinden uzaklaştığında aklını yitirmeye bu denli yaklaşabileceği izlenimini veren bir insan tanıdığımı sanmıyorum. Tüm bunlar manidar bir olay karşısında o kaynağı belirsiz, kendinden emin gülümsemesini yüzünden eksik etmeyen, yanak kaslarının yardımıyla suratında bir tebessüm yaratmaktan daha radikal bir şey yapmamaya kendini programlamış bilgenin suratında hiçbir beklenti veya amaç taşımaksızın patlamaya hazırlanan dilsiz yumruğa ya da aklını çevrede kendine benzeyen birilerinin var olma ihtimaline bağlayan, samimiyet abidesi bir meczupa dönüşmenin sancılarını andırıyor. Bir yazı yazıp okuyanının canını sıkmaya, kısa süreli bir etki yaratmaya, ve fakat fazla zorlamaksızın, en fazla on dakika sonra eskisi gibi çayını içip televizyonunu seyretmekten kimseyi mahrum etmemeyi planlamak, amatör bir yazarın suratında da tebessüm yaratan cinsten bir uğraş. İnsanların yaşamlarında dönem dönem oluşan sancılı süreçlerin genelde hiç birbiriyle rastlaşmamasının üzücü olup olmadığı üzerine kafa yormaksa işin bir başka boyutu. İtiraf etmeliyim ki insanların çoğunun bu denli hımbıllaşmış olması, filmlerde görüp de öykündüğü şeylerin benzerlerine kendi yaşamlarında rastladıklarında burun kıvırması ve üstüne üstlük romantik olduğunu iddia etmesi canımı sıkıyor. Manikürlü ellerinin çekiciliğini Dario Fo okuyarak gözümde on katına çıkaran, servis aracındaki o kadının heyecansızlığı ve bir yıl boyunca aynı duraklarda karşılaşıp aynı dershanede bulunduğum kadının -blogunda harika şeyler yazmasına rağmen- sahip olduğu kayıtsız kişilik veya unutkanlık da cabası. Yine de evinde tek başına aşk filmi izleyip anırırcasına ağlayan, çeşitli mecralarda yalnızlığının kendisinde yarattığı derin izleri en ince ayrıntısına dek işleyen, sahip olduğu açgözlülük yüzünden çevresindeki insanlara baktığında tek kullanımlık birer prezervatiften başka şey göremeyen -olasılıkla mazoşist- bünyeler hakkında ahkam kesecek kadar kusursuz olduğumu sanmıyorum. Sonuçta, cepteki jiletle kendini öldürmeyi bir an göze almakla, tek başına izlenen aşk filmi esnasında hönkürerek ağlamak arasında pek de fark yok; nihayetinde hepsi bir.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Yeni Hayat

Sen gittin gideli, ben yeni alışkanlıklar edindim bebek.

Eski takıntılarımı aşıp yenilerine kapıldım. Artık seni düşünürken suratımda oluşan ebleh tebessümü kontrol edemeyip 'acaba o da beni düşünüyor mu' diye kafamı yormuyorum eskisi gibi. Beklentim kalmadı çünkü. Senin de beni düşünüp düşünmediğini bilmek fena olmazdı ya. Yine de böylesi iyi; en azından hayal kırıklığı yaşama riskim yok, kafam rahat. Bana bir kez bile mektup göndermemiş olmana rağmen, nereden alıştıysam, apartman girişindeki posta kutusuna bakmadan geçemiyorum. Oysa yeni adresimden haberdar olmadığını biliyorum. Daha önce yazdığım hiçbir mektubu yanıtlamamıştın gerçi; ama olsun, sahiden takmıyorum bunları. Ben daha çok evin sessizleşmesinden rahatsızım. Birlikte hepsini en az iki yüzer kez dinlediğimizden, kazara anıları canlandırır diye, müzik arşivimdeki tüm parçaları silmek zorunda kaldım. Tüm DVD'leri de yeğenime verdim; bir tek A Bout de Souffle hariç. Özel bir önemi yok aslında, öylesine bir tane seçtim o kadar filmin arasından; hatta doğrusunu istersen, hiç sevmem o filmi. Kendi kendime eğlenmeyi hatırladım bu arada, sanki karşımda sen varmışsın gibi, kendi kendime espri yapıp ardından gülmeyi. Günler birbirine benzediğinde çabuk geçerler sanırdım seninle birlikteyken; oysa öyle değilmiş. Günler yine birbirine benziyor ama böyle hiç de çabuk geçmiyor.

Son bir aydır evden çıkamıyorum bebek. Nohut, pirinç ve kuru üzümden başka erzak kalmamış, ben de kendime aşure yaptım yedim bugün. Sakallarım bir aydır tıraşsız; aynı tişörtü iki buçuk haftadır üzerimden çıkarmadığım için koltuk altımdan haberim yok; öğle yemeğimi (aşure) yedikten sonra işemeye gittiğimde, benim küçüğün çevresini ufak bir ormanın kapladığını fark ettim. Sen yanımdayken en fazla on günde bir etek tıraşı olduğum günler vardı; artık yok. Eskisinden daha pis ve özgürüm. Bu açıdan bakılınca iyiyim yani.

Biriken çöpleri almaya gelen apartman görevlisine (Kapıcı demiyorum artık, bu da yeni alışkanlıklarımdan.) nereden bakılsa on gündür açmıyordum kapıyı; ama bugün, evi tamamıyla saran kesif kokudan kurtulmak için mecburen açtım. Son bir aydır gördüğüm tek insan, apartman görevlimiz Salih abi. O da pek konuşkan biri değil, aynı benim gibi. En son ne zaman diyalog kurduğumuzu anımsayamıyorum. Belki de hiç kurmadık?.. Neyse.

Daha ilk şoku atlatamadığım dönemde, yakın arkadaşlarımdan birkaçı bir 'fuckbuddy' bulup beden ve zihin formumu korumam gerektiğini söylemişti. Çok düşündüm bunu; çünkü üzüntümü ve sıkıntımı çevreye yansıtmak istemiyordum. Gerçi hiçbir zaman böyle biri olmadım. Bir kere söyleyip ardından üstelemediklerine göre porno arşivi işimi görmek için şimdilik yeterli oluyor. Uzun zamandan sonra elimle temas kurmayı hatırladım, eski pratiğimi tekrar kazandım. Bu arada, peçete ve sabun stoklarım bitmek üzere, dışarı çıkmak zorunda kalacağım gün yaklaşıyor demek...

Yokluğunda, can sıkıntısından pipoya başlamaya da karar verdim bebek. Kapalı Çarşı'daki tüm esnafları teker teker gezdim; ama hepsinden ekseriyetle aynı cevabı aldım: "Prensip olarak, ropdöşambır ve kürk mantosu olmayanlara pipo satmıyoruz kardeşim!" Vazgeçtim. Birtakım öyküler yazmayı denedim, dergilere göndermek için, o da olmadı. Meğer yazdığım her hikayede seni anımsatan karakterler yaratmışım, farkına varınca, yazmayı da bıraktım. Şu sıralar başka uğraşılar arıyorum.

Velhasıl, sen gittin gideli, ben kendimi bir türlü bulamadım bebek. Oysa varlığını hissetmek bile güzel. Beni ayakta tutan da, emin değilim ama, bu olsa gerek. Belki biraz da, aşure.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Frekans ve Uyum ile Rüyanın Sonu

Ne yakın ne uzak bir akraba aracılığıyla kısa bir dönem muhatap olunmuş ve pek ısınılamamış (hisler karşılıklı olsa gerek) birinden basit bir istek mesajı alınmıştır. Olasılıkla başka kimselere de aynen gönderilmiş, toplu bir mesaj: hitapsız. Pek de umursanmayan biri olmasına karşın, önce -kaynağı bilinmeyen bir içtenlikle- yardım etmeye çalışılmış; ama çıkan basit bir engelde vazgeçilmiştir. Umursanmayan/umursanılmayan birine neden yardım etmek istenir? Kişiyi yardım etmesi için harekete geçiren his halihazırda bilinmektedir. Şans eseri biriyle tanışılır ve genel olarak hakkında söz etmenin bile anlamsız bulunduğu (Sahi, hakkında konuşmanın anlamlı olduğu bir şey var mı?) en temel meselelere bile farklı yaklaşıldığı görülür; hatta konuşmanın ileri safhalarında gerçeklik algısı yitirilir; dahası, bir noktadan sonra, aynı şeylerden bahsedilip edilmediğinden dahi şüpheye düşülür. Sonra, uzun bir müddet sonra, dışarıdakilere, göremedikleri düşünülen şeyleri algılamaları adına doğrudan dil dökmenin ne kadar anlamsız, acınası, belki iyi ama art-niyetli ve boş bir çaba olduğu gerçeğine uyanıldığı an, o güne dek yapılan her şeye teker teker yabancılaşılır; hayattaki o gün ve benzer olayların var olduğu günlerin hiç yaşanmamış olması dilenir. Bir şeyler için bilinçsizce çabalanmış, fakat sonunda, daha evvel görülmeyen bir tek -fakat hayati önem arz eden- şeyin farkına varıldığında geçmişteki her şeyden tümüyle vazgeçilmeye karar verilmiştir. Ardından aynaya bakıldığında görülen tek şey paramparça olmuş duvardır - ki o yıkık duvar artık bazı insanlarla göz göze gelindiğinde adeta çırılçıplak hissedilmesine neden olan bir ürpertinin kaynağı olacaktır. Kozaya çekilmeye atılacak ilk adımın hemen öncesi bu olsa gerek. Velhasıl, alınan mesajdan sonra kişinin içinde oluşan yardım etme isteğini yönlendiren ve hala bir şeyler için zavallı bir umut taşıdığının göstergesi olan his, şu an hakkında yazılırken bile yerin dibine geçilmesine sebep olan bir şeydir.

Ne utanç verici... Yalnız, bir insana yardım etmek için zihinde oluşan çağrışımlar, bağlantılar... Bu nasıl bir mekanizma, nasıl bir refleks, ha? Hala bir şeyleri -böyle- değiştirebileceğine dair küçük de olsa umut taşımak insanı nerelere düşürüyor, nasıl ayaklar altına alıyor, kendi özlüğünden koparıp tuhaflaştırıyor... Dahası, tüm bunlardan vazgeçmeye karar verip de konuşmaya, yazmaya hala devam etmek; tarifsiz bir acı.

Altmetinle (Görebildiniz mi?) uzaktan yakından ilgisi olmamakla beraber yazmaya devam etmek, hala (Evet, hala?) bir şeyler anlatmak nasıl bir ıstırap bilemezsiniz. Demek istediğim... yani demek istemediğim.... söz etmek ya da anlatmaktansa yalnızca yaşamak, ve üzerinde bir kelime dahi etmeksizin katlanılması gereken şeyleri anlatmak zorunda kalmanın beni nerelere sürüklediğini görebiliyor musunuz? Anlıyor musunuz? Şu an yazmak, konuşmak, nefes almak, bilincime maruz kalmak, ya da hala, nedensiz, kaynaksız bir umut taşımak beni kendimden koparıyor; bugüne kadarki her şeyi unutup geride bırakmış olma isteği beni kaçmaya; bir şeyleri paylaştığım insanlarla -herhangi bir şeyler "paylaşmayı" unutana dek- oralarda bir yerde kendimi tecrit etmeye zorluyor.

Kendilerini hapsettikleri tuhaf, yapay mutluluk evrenini, algı mekanizmalarını kapalı tutmalarına borçlu olan -ve en acısı, bundan en ufak rahatsızlık duymayan- insanlarla dalga geçmekte bir an bile zorluk yaşamazken; tek tük rastladığım ve iletişim kurulabilir, başka bir deyişle, frekans uyumu taşıyan insanların bende yarattığı çocuksu heyecan onlarla kurabileceğim olası bağlantıyı bile sekteye uğrattı çoğu zaman. Ve ben artık yorulduğumu, sürekli kendine çıkan çabalarımın -en azından bu boyutta- sonuna vardığımı, bu sıkıntılı ruh halinden kurtulana dek rutin hayatım dışında hiçbir şeyle uğraşmamam gerektiğini biliyorum.