1.3.11

Kamboçya’nın Gayrisafi Milli Hasılasını Artırmak Üzerine Bir Deneme

Cebimde bir jilet var. O evden çıkarken, yarım saat sonra bir sosyal deney yapacağımı planlayarak almadım yanıma onu elbette. Sakal tıraşı olmak ya da birini öldürmek için de değil pekala; öylesine bir tekini karanlık banyodaki çamaşır makinesinin üzerinde duran onlu paketin içinden kimsenin bilmesi gerekmeyen bir iş için çekip almış olmalıyım. Daha önce milyonlarca kez aşındırdığım cadde ve sokaklarda bu berbat havada ne işim olduğuna, beş yıllık arkadaşıma karşı birden bire beliren asılma güdüsüne, montun kapüşonunu kafama geçirip atkıyı suratıma dolasam, sağ çaprazda duran kuyumcu dükkanının vitrininine tüm hızımla daldığımda olayı ufak sıyrıklarla atlatıp atlatamayacağıma, beş yıldan önce bitmeyecek gibi duran metro inşaatı sürüyorken çevrede açılmak üzere olan fast food dükkanını tadilatı esnasında tahrip ederek açılış tarihini olabildiğince erteletip erteletemeyeceğime, ve tüm bunlar aklımı aynı zaman diliminde meşgul ederken, tenha bir sokağın ıssız bir köşesinde cebimden çıkardığım jiletle önce sol sonra sağ bileğimdeki damarları parçalayarak yaratacağım kan kaybıyla bilincimin yok oluş sürecine tanıklık ederken birilerinin tesadüfen bana rastlayıp yaşamaya devam etmem için ambulans çağırıp çağırmayacağına dair en ufak fikrim yok. Buna karşın zihnimde bugün kurtulmak ya da mümkünse ilgimi çekenleriyle takas etmek istediğim ve birçoklarının sahip olmak isteyeceği türden olduğuna sizi temin edebileceğim tonla bilgi kırıntısı var. Neden sustuğumu, onlara içimi açmadığımı soran insanlarla, veya nasıl yapılacağına dair somut bir yöntem göremediğim ve fakat mevcut toplumsal normların hakimiyetinde olagelmesi halinde bundan daha iyi bir durum vaat edemeyeceğini kestirebildiğim devrimle hiçbir sorunum yok. Şimdilik. Yine de kendini uyuşturmaya yarayan rutinlerinden uzaklaştığında aklını yitirmeye bu denli yaklaşabileceği izlenimini veren bir insan tanıdığımı sanmıyorum. Tüm bunlar manidar bir olay karşısında o kaynağı belirsiz, kendinden emin gülümsemesini yüzünden eksik etmeyen, yanak kaslarının yardımıyla suratında bir tebessüm yaratmaktan daha radikal bir şey yapmamaya kendini programlamış bilgenin suratında hiçbir beklenti veya amaç taşımaksızın patlamaya hazırlanan dilsiz yumruğa ya da aklını çevrede kendine benzeyen birilerinin var olma ihtimaline bağlayan, samimiyet abidesi bir meczupa dönüşmenin sancılarını andırıyor. Bir yazı yazıp okuyanının canını sıkmaya, kısa süreli bir etki yaratmaya, ve fakat fazla zorlamaksızın, en fazla on dakika sonra eskisi gibi çayını içip televizyonunu seyretmekten kimseyi mahrum etmemeyi planlamak, amatör bir yazarın suratında da tebessüm yaratan cinsten bir uğraş. İnsanların yaşamlarında dönem dönem oluşan sancılı süreçlerin genelde hiç birbiriyle rastlaşmamasının üzücü olup olmadığı üzerine kafa yormaksa işin bir başka boyutu. İtiraf etmeliyim ki insanların çoğunun bu denli hımbıllaşmış olması, filmlerde görüp de öykündüğü şeylerin benzerlerine kendi yaşamlarında rastladıklarında burun kıvırması ve üstüne üstlük romantik olduğunu iddia etmesi canımı sıkıyor. Manikürlü ellerinin çekiciliğini Dario Fo okuyarak gözümde on katına çıkaran, servis aracındaki o kadının heyecansızlığı ve bir yıl boyunca aynı duraklarda karşılaşıp aynı dershanede bulunduğum kadının -blogunda harika şeyler yazmasına rağmen- sahip olduğu kayıtsız kişilik veya unutkanlık da cabası. Yine de evinde tek başına aşk filmi izleyip anırırcasına ağlayan, çeşitli mecralarda yalnızlığının kendisinde yarattığı derin izleri en ince ayrıntısına dek işleyen, sahip olduğu açgözlülük yüzünden çevresindeki insanlara baktığında tek kullanımlık birer prezervatiften başka şey göremeyen -olasılıkla mazoşist- bünyeler hakkında ahkam kesecek kadar kusursuz olduğumu sanmıyorum. Sonuçta, cepteki jiletle kendini öldürmeyi bir an göze almakla, tek başına izlenen aşk filmi esnasında hönkürerek ağlamak arasında pek de fark yok; nihayetinde hepsi bir.

Hiç yorum yok: