10.9.10

Referandum Üzerine Dağınık Düşünceler

Memlekette zaman zaman gündemi uzun süre meşgul eden kutuplaşmalar yaşanıyor. 12 Eylül 2010’da yapılacak referandum öncesinde de sözgelimi 22 Temmuz Seçimleri öncesi oluşan kutuplaşma ortamının bir benzerini görmekteyiz. Anımsanacağı gibi o seçimde ülkedeki pek çok fraksiyon “laik - anti laik” ya da “demokrat - anti demokrat” cepheler olarak AKP ve CHP gibi iki zıt çıkar çevresinin partileri etrafında toplanmış, sonuçta ‘anti laik’/‘demokrat’ AKP ikinci kez tek başına iktidar olmuştu.

Referandumdan önce yeni anayasa taslağının hazırlanma ve oylanma sürecine gelinene dek geçirilen süreçleri anımsayalım.

Sekiz yıllık iktidarında, yasama ve yürütme organları egemenliğinde olmasına rağmen, icraatları zaman zaman bürokratik engellere (Danıştay, Anayasa Mahkemesi vs.) takılan AKP için yeni bir anayasanın yürürlüğe sokulması çok büyük önem arz etmekte. Zira AKP, düzenin kabuk değişiminin gerçekleştirilmesi adına son 15 yıl içinde çeşitli dönüşümlere tabi tutularak bu günlere ulaşmış bir kadronun önderliğindeki bir oluşum. 80 öncesinden 90’ların ortalarına dek radikal islamcı hareketlerde yetişmiş, 12 Eylül darbesinden itibaren devlet eliyle koruyup kollanmış, fakat kendisi için çizilen sınırları asmaya teşebbüs ettiği anlarda yine kendisini büyütüp besleyen devlet tarafından 'balans ayarı' almış bir ideolojik akımın genç temsilcileri, rejimi yıkmaktan vazgeçerek daha legal yöntemlerle iktidarı ele almak için tüm şartların tam manasıyla olgunlaştığı bir dönemde yola koyuldular. Sonuç olarak 2002’de elde ettikleri iktidarı hala ellerinde tutuyorlar.

6 milyon aktif üyesi olduğu söylenen, ekonomik temelli fakat dini değerlerin de öne çıkarıldığı, çeşitli sektörlerde faaliyet yürüten bir cemaatin açık desteğini alan, geçmişinde kemalist rejimi yıkmaya ant içmiş bir siyasi hareketin karşısına elbette kendini rejimin bekçisi addeden kesimler de dikilecekti. Bunlar neo-kemalizm fikriyatını benimsemiş, kendilerine ‘ulusalcı’ diyen ve ekseriyetle CHP’de yuvalanmış kadrolardı. Bu çevre bürokrasiye hala büyük oranda egemen, fakat artik miadı dolmak üzere -hatta kimine göre çoktan dolmuş- olan, küresel sermaye odaklarının sadık müttefikliğini uzun süre devam ettirmiş, fakat son on yıldır yeni dünya düzeninin müjdeleyicileri tarafından gözden çıkarılmış olmanın şaşkınlığı, huzursuzlugu içinde kıvranmakta; velhasıl artık tasfiye olma korkusu taşıyan ‘eski düzen’ savunucularından oluşuyor.

Çok partili döneme geçildiğinden beri çoğunlukla sağ iktidarlar tarafından yönetilmiş bir ülkede AKP döneminde, tıpkı 50’lerdeki CHP-DP kutuplaşması gibi, böylesine sert ikili kutuplaşmaların doruğa çıkmasının sebebi ne olabilir? 50’li yıllarda iktidarı elinde bulunduran DP, aldığı yüksek oy oranının sarhoşluğuyla ‘devlet partisi’ CHP’nin yerini almak için türlü baskılar uygulamış, Tahkikat Komisyonu'yla CHP’yi kapatmaya teşebbüs etmiş ve ardından da demokrasi kültürünün küreselleşmediği bir dönemde askeri darbeye maruz kalarak yıkılmıştı. Bugün de AKP her ne kadar günün şartlarının getirisi olarak muhalefeti dönemin DP’si gibi alenen susturamıyor olsa bile, yine de hedefleri açısından 'Çağdaş Demokrat Parti' olarak sıfatlandırılabilir. Zaten Başbakan da her fırsatta Adnan Menderes'in siyasi mirasçısı olduğunu vurgulamakta.

AKP, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'yle olan ilişkilerde dışa açılmacı bir politika izlediği için memleketin eski solcularının (Oral Çalışlar, Murat Belge gibi günümüzün sol-liberalleri) ve liberal demokratların (Mümtaz'er Türköne, Nazlı Ilıcak, Taha Akyol gibi eski milliyetçi-mukaddesatçılar) desteğini almakta gecikmedi. Ne var ki dış politikadaki göreli başarılarından dolayı takdir toplayan hükümetin, içerideki örgütlü sivil faşizme ve günden güne artan insan hakları ihlallerine karşı acizliği ya da sessizliği bu kesimlerden yeterince tepki almadı; hatta neredeyse hepsi unutuldu.

İnsan hakları ve demokrasi konusunda ilkeleri olduğunu iddia eden yayın organları, sivil toplum örgütleri ve yazarlar tarafından dahi "sanki bu ülkede insan hakları ihlalleri AKP'yle mi başladı, AKP'den önce bu ülke çok mu aydınlıktı? Sabahattin Ali'yi kimler öldürdü? Nazım Hikmet kimin döneminde hapse atıldı?" gibi savunma mekanizması mamulü 'düşündürücü' sorularla savunulabilen bir hükümet elbette bu söylemlerden cesaret alacak, kendine olan güvenini her geçen gün tazeleyecekti. Hrant Dink suikastında bile İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü gibi hükümete bağlı birimlerin sorumluluğu büyük bir cambazlıkla unutturulacak, her şey 'Ergenekoncular'ın üzerine yıkılacaktı. Dink ailesinin AİHM'e açtığı davada Türkiye Cumhuriyeti adına gönderdiği savunmada Dink'i Nazi ideologlarıyla bir tutmaya cüret edebilen, çatışmada öldürülen PKK militanlarının 'sünnetsiz' olduğunu ve bunu PKK'nin aslında illegal Ermeni örgütleri tarafından kurulmuş olduğunu ve onların maşası işlevini gördüğünü iddia eden, ana muhalefet liderinin soyunu sopunu araştırıp maksatlı imalarda bulunan, "önemli olan boy değil soy!" diyerek mantalitesini bir kez daha ifşa eden temsilcileri bulunan bir hükümet, hiçbir toplumsal mutabakat olmaksızın bir anayasa hazırlatıp, türlü tehdit ve baskılarla onaylanmasını istiyor...

Bu denli yoğun bir baskı ortamında yeni anayasanın içeriğinin ne kadar önemi kalabilir, insanlar nasıl ona odaklanabilir? Zamanında 1982 Anayasası gibi tarihin gördüğü en berbat anayasalardan birini "en azından askeri yönetimden kurtulup demokratik parlamenter rejime geçiş yaparız" diyerek onaylayanlar şimdi çıkıp bu anayasaya askeri vesayetten kurtulmak adına "yetmez ama evet" diyerek gülünçleşiyorlar. Akıl hocaları 12 Eylül darbesini 'en derin duygularıyla' selamlamış, cuntanın liderini cennetlik ilan etmiş, bir ay kadar önce de bunun sebebini "zorunlu din derslerini yürürlüğe koymakta samimi idiyse Allah da onu affeder, dedim" diyerek açıklayan; kendileri de 12 Eylül darbesinin bağrından çıkmış siyasetçiler bugün darbecilerden hesap sorulacağını iddia ederek biz sıradan yurttaşları derin düşüncelere sevk ediyorlar. Yalnız karıştırdıkları bir nokta var gibi; biz üç-beş yıl önce planlanıp da başarısız olmuş darbelerden çok, halihazırda derin yaralarını taşıdığımız darbelerin izinin silinmesini istiyoruz. Darbecilerden hesap sorma görevi ise, tarihteki tüm darbelerin dayanağı, temel müsebbibi olan burjuvaziye teslim edilemeyecek kadar değerlidir.

Velhasıl, toplumsal muhalefetin dikkate alınmadığı, yüzde 10 seçim barajının kaldırılmadığı, Kürt halkının sosyo-kültürel taleplerinin dikkate alınmadığı, vicdani red hakkının tanınmadığı bir değişiklik paketinde, mevcut 'askeri' anayasaya göre "yetmez ama..." denilebilecek 'sivil' bir şeyler göremiyorum. İlk üç maddeye değinmiyorum bile. Tüm bunların dışında AKP'nin -halihazırda kemalistlerin elindeki- bürokratik diktatörlüğü ele geçirmeye çalışması, HSYK'nin yapısının değiştirilmesi, 'toplu iş görüşmesi'nin 'toplu iş sözleşmesi' adını alarak kaydadeğer herhangi bir değişime uğramadan yürürlüğe girmesi ve benzeri değişikliklerin engellenmesi adına koparılan yaygaranın temelindeki endişeyi -her neyse- paylaşmıyorum. Ben bu referandumu ciddiye almıyorum ve sanırım böylece boykot ediyorum. Değişikliğe "(iki) hayır (birden)" diyen TKP'lilerce 'utangaç evetçi, ya da "(yetmez ama) evet" diyen DSİP'lilerce 'utangaç hayırcı' diye yaftalanarak maruz bırakıldığım psikolojik baskıya inat, ben bu referandumu boykot ediyorum. Evet ya da hayır, kararı her ne olursa olsun hiç kimseyi salt bu referandumdaki kararından dolayı "iktidar yalakası" ya da "ulusalcı" ilan etmeyecek kadar hala aklı başında kalabildiğim için mutluyum. Varacağı sonuçların kesinliği gün gibi ortada olan sistem içi çekişmeler, rejim muhalifleri için değersiz, boş tartışmalardır. Referandum için kararı 'hayır' olan Özgür Mumcu'nun 3 Eylül 2010 tarihli BirGün yazısında bir benzetmeyle açıkladığı gibi; "Marx, Spar­ta­cüs’ten 'an­tik pro­le­tar­ya’nın ha­ki­ki bir tem­sil­ci­si' di­ye bo­şu­na bah­set­mi­yor. Bu­gün de 21. yüz­yı­lın pro­le­tar­ya­sı­nın ken­di­ni tem­si­li, herhal­de Caesar’ların Pompey’le­rin kav­ga­la­rın­dan da­ha az önem­li de­ğil­dir."

OtoBug'da yayımlandı.

Hiç yorum yok: